Afgan komutan Ahmet Şah Mesud, 13 yıl önce bugün (9 Eylül 2001), kendisiyle röportaj yapmak isteyen Belçika pasaportlu ve Fas asıllı iki kişinin intihar saldırısı sonucu hayatını kaybetmişti.

Coşkun Aral, Şah Mesud’dan şöyle bahseder:

“Hayatımın bu en zorlu yolculuğunda amacım Ruslar’a karşı vermiş olduğu direniş savaşıyla “Pançir Aslanı” lakabını alan Ahmet Şah Mesud’a ulaşmak ve onunla görüşen ilk gazeteci olmaktı.(…)

Yıllar içinde Afganistan’a defalarca gittim. Daha sonraki buluşmalarımda dünyaya ilk kez tanıttığım mücahit lideri Mesud, Rus işgali sonrası bakanlık görevi bile üstlenmiş, daha sonraları müttefikleriyle düşman oluvermişti.

Hayatımdaki en büyük pişmanlığım ise Mesud’un, 3 Eylül 2001’de Mevlana’nın babasının adını verdiği sınır kasabası Hoca Bahaddin’de benimle görüşme isteğini kabul edemeyişimdi. Nitekim efsanevi kumandan bu tarihten birkaç gün sonra öldürülmüş ve iki gün sonra da dünyanın kaderini değiştiren 11 Eylül saldırıları gerçekleşmişti.”

Aral, Ahmet Şah Mesud’un öldürüldüğü intihar saldırısı öncesi onunla görüşmek için hazırlıklar yaparken imkansızlıklar nedeniyle gidememişti. Eğer gidebilseydi, intihar saldırısı sırasında orada bulunma ihtimali vardı.

Coşkun Aral’ın Şah Mesud ile tanışma hikayesini kendi cümleleriyle okuyalım:

“Bize eşlik eden yaşlı Afganlar’la beraber Kabil yoluna çıkıyoruz. Konvoydan ayrılmış durumdayız. Yolda içi kadın ve çocuklarla dolu bir kamyon görüyoruz. Doktorlar ve ben arkasına asıldığımız kamyonla beraber hızla ilerliyoruz. Motorlu bir aracın ne demek olduğunu kamyonun arkasında haşarı çocuklar gibi asılırken anlıyorum. Yürüyerek saatler süren mesafeleri, dakikalar içinde alıyorduk ve ben sağ arka tekerleğin üzerinde tutunduğum demirde özgürlüğün tadını çıkartıyordum.

Penşir girişi görülüyor. Kafamı uzatıp baktığımda Ruslar’ın kontrol noktasını görüyorum. Kamyonun şöförü de varlığımızdan haberdar olduğu için panikliyor ve ani bir hareketle kamyonu yolun dışına sürüyor. Ondan sonra uçtuğumu hatırlıyorum, gerisi yok. Uzun bir uçuş sadece. Gözlerimi açtığımda birinin sırtında nehir geçiyordum ve nehrin kıyısında Rus askerleri tanklarını yıkıyorlardı. Sonra yine kapatıyorum gözlerimi. Gücüm yok. Bakmaya ve görmeye gücüm yok, artık ölüme teslim olmuş durumdayım.

Ondan sonraki göz açışımda, bir yatakta yatıyorum ve Dr. Cappucine ağzıma çaylı ekmek parçaları koyuyor. Ancak ağzımda bir eksiklik hissediyorum. Ekmekler, dilimle yuvarlayamadan boğazımın içine düşüyor ve kendi ağırlıklarıyla boğazımdan aşağıya kayıyor. Doktor uyandığımı görünce, o kadar mutlu oluyor ki, durumumun ciddiyetini onun mutluluğunu gördükçe kavrıyorum. İyice kendime geldiğimde ne olduğunu anlatıyor bana. Şöför Rus kontrol noktasını görüp panikleyince, yoldan çıkmış ve sağ arka tekerlek antipersonel bir mayına çarpmıştı. Patlamayla uçmuştum ve tutunduğum demir üst çeneme geçmişti. Günlerdir komadaymışım. Penşir Vadisi’ndeymişiz ve bir köy evinde komadan çıkmam için doktorlar beni tedavi ediyorlarmış. Anlattıkları beni korkutmuştu ve hemen bir ayna istedim. Yüzümü görmem gerekiyordu. Dr. Cappucine beni telkin ediyordu, Paris’te tedavi olabileceğimi, hiçbir izin kalmayacağını söylüyordu. Nice sonra getirilen aynada suratıma baktığımda attığım çığlıktan ben ürkmüştüm. Simsiyah bir balon ve olmayan bir üst çene. Üst çeneme saplanan demir, kemiğimi parçalamış, ön dişlerimle birlikte bir daha geri gelemeyecek parçalar vücudumdan kopmuştu.

Doktorun telkinlerine sarılıyordum, yavaş yavaş ama kararlı bir iyileşme sürecine girmiştim. Günlerden birinde kumandan Mesud beni ziyarete geldi. Gözlerime inanamıyordum. Uğrunda dağları aştığım adam, tüm tevazusuyla karşımda duruyordu. Bir Türk gazetecinin yaralandığını duyduğunda beni görmek istemiş, durumumu öğrenmeye gelmişti. Bana geçmiş olsun dileklerini ilettikten sonra omzuma dokunuyor ve iyi olduğumda bir araba gönderip, beni aldıracağını söylüyor. Bu ziyaret bana ilaç gibi geliyor ve gün geçtikçe kendimi daha iyi hissediyorum. Bir hafta sonra bizi almaya bir jip geldiğinde, kumandan Mesud’un samimiyeti beni duygulandırıyor. Jipteki kumandan Guleyda’yla sohbet ede ede vadiyi geçiyor ve karargahın bulunduğu Bozorah’a varıyoruz.”