Ortaçağ hayatının sürdüğü, hâlâ evrensel hukuk kurallarının geçerli olmadığı, demokrasinin uzaktaki hayal olduğu böyle bir dönemde bile Afganistan, gidilmeye değer bir ülke. Bense ilk yolculuğumu, 1983 Mart ayında, Sovyet işgal ordusuna karşı savaşan Cemiyet-i İslami’nin 200’ü aşkın mücahidiyle birlikte yapmıştım. Hayatımın bu en zorlu yolculuğunda amacım Ruslar’a karşı vermiş olduğu direniş savaşıyla “Pançir Aslanı” lakabını alan Ahmet Şah Mesud’a ulaşmak ve onunla görüşen ilk gazeteci olmaktı.

İşgal altındaki ülkenin kurtarılmış dağlarında kış koşullarında yaptığım bu yolculukta yaralanmış, üç gün komaya girmiş ama o dönemde dünya basınında gündem oluşturacak röportajımı gerçekleştirmiştim. Bütün bu yolculuk boyunca gördüğüm şey, o günlerde dünyanın hiç bilmediği Taliban’ın tohumlarının Amerikan İstihbarat Servisleri aracılığıyla bütün ülke geneline atılmış olmasıydı. Sonradan ‘şuravi’ yani komünist olmakla suçlanacak Cemiyet-i İslami mücahitlerinin yolculuğumuz boyunca yaptıkları bugün Taliban’ı aratmayacak kadar korkunçtu.

Yıllar içinde Afganistan’a defalarca gittim. Daha sonraki buluşmalarımda dünyaya ilk kez tanıttığım mücahit lideri Mesud, Rus işgali sonrası bakanlık görevi bile üstlenmiş, daha sonraları müttefikleriyle düşman oluvermişti.

Hayatımdaki en büyük pişmanlığım ise Mesud’un, 3 Eylül 2001’de Mevlana’nın babasının adını verdiği sınır kasabası Hoca Bahaddin’de benimle görüşme isteğini kabul edemeyişimdi. Nitekim efsanevi kumandan bu tarihten birkaç gün sonra öldürülmüş ve iki gün sonra da dünyanın kaderini değiştiren 11 Eylül saldırıları gerçekleşmişti.

Bugün 25 milyonluk Afganistan’da Peştunlar, Tacikler, Özbekler, Hazaranlar ve Türkmenler yaşıyor. Başkent Kabil, bir zamanlar bugünkünden çok farklı bir şehirdi. Afgan kadınları caddelerde mini eteklerle dolaşır, sinemalarda batı filmleri vizyona girer, açık hava restoranlarında içki içilir hatta gece kulüplerinde dans edilirdi. Zaman değişti. Kadınlar erkeklerin on adım gerisine düştü, burkalara büründü, kendi yüzünden korkar oldu. Müzik sesleri kesildi, televizyonlar kapandı. Geride tek karanlık kaldı. Modern Afganistan, yeni yüzyıla bu şekilde girdi.

 

Perşembeyi Cuma’ya bağlayan geceler Kabil sokaklarındaki Mevlevi dergâhlarının kapıları bambaşka dünyalara açılıyor. Dergâha akın eden insanlar, yemek ve çay servisinin ardından başlayan zikr törenleri, sitar, sentur, tabla ve garbonun birlikteliği ve tüm bunların cep telefonlarıyla kaydedilmesi…

Kabil semalarında uçurtmalar uçuruluyor şimdi… Afgan halkı, savaşın ardından başlayan yeni hayatlarında çocukluk günlerini yâd ediyor. Onlar için eğlenmenin tek yolu bu. Sahip oldukları tek hayal belki de, uçurtmalar kadar özgür olabilmek. Bu hayal gerçek olduğunda, uçurtmaların peşinden gitmeyecekler belki de…