Dünyada tanık olduğum, konvansiyonel silahların kullanıldığı, ilk hendek savaşı 1982 yılına geri götürüyor beni. Hendekler İsrail ordusu için kazılmıştı ancak gerek Filistinliler gerek Lübnanlı Müslümanlar kendi aralarında da savaşmaktan geri durmuyordu.

“Galile’de Barış” adını verdiği bir operasyonla, 1982 Haziran ayında Lübnan topraklarındaki Filistinlileri cezalandırmayı amaçlayan İsrail’e karşı, Filistinliler ile onları destekleyen Lübnanlı farklı örgütler, Beyrut’un güney banliyösünde derin hendekler kazmıştı. Savaş ağırlıkla İsrail uçaklarının hava bombardımanları, uzun menzilli topçu ateşleri ve İsrail ordusunun Merkawa tanklarıyla Beyrut’u çevreleyen dağların yamaçlarından yapılınca, hendekler bir işe yaramadı.

İsrail’in Arafat önderliğindeki Filistinli savaşçıları ülke dışına atıp, 1982 Eylül’ünde Sabra ve Şatila’da yaşayan silahsız Filistinli kadın ve çocuklardan oluşan sivilleri Falanjistlere katlettirmesinin ardından yeni bir dönem başlamış, bu kez hendekler Lübnanlı Şii, Dürzi ve Hristiyan örgütler tarafından kullanılmaya başlanmıştı. Çoğunlukla hafif olarak tanımlanan kalaşnikof, RPG roketi, havan topu ve Kanas adı verilen keskin nişancı tüfeklerinin kullanıldığı bu savaş, aylar süren çatışmaları gündeme getirmişti. Her gün onlarca insan yaralanmış ve hayatını kaybetmişti.

Lübnan tarihinin en büyük hendek savaşını, 1985 yılında Şii Emel örgütü milisleri ve Lübnan ordusunun içindeki Şii askerler, geçmişte yerle bir edilen Sabra Şatila kamplarında yeniden örgütlenmeye başlayan Filistinli gerillalara karşı başlatmıştı. Çoğunluğu genç savaşçılardan oluşan Filistinliler, aylarca savaştılar. Arafat’ın ilk intifada sırasında, “generallerim” diye adlandırdığı, savaşırken taş ve kendi imalatları molotof kokteyllerini atan çocuklar, birkaç yıl içinde Filistin kamplarında kendileri için özerk bölge istemeye kalkınca, dost bildikleri ve birlikte İsrail’e karşı mücadele ettikleri Suriye yanlısı Emel hareketi ve Lübnan ordusu içindeki Şiiler onları İsrail’den çok daha ağır bir şekilde cezalandıracaktı. Bu küçük generaller, öyle bir duruma düştüler ki, bir tarafta açlık, diğer tarafta salgın hastalıklarla boğuşmaya başladılar. Hatta bir ara cesetlerini yemek için Lübnan Hizbullahı’nın ruhani lideri Seyyid Hüseyin Fadlallah’tan fetva bile istediler. Sonunda herkes kaybetti.

***

Yılbaşında Diyarbakır’a gittim. Birkaç ay öncesine kadar arkadaşlarım Can Dündar ve Nebil Özgentürk ile dengbejler üzerine çalışırken günlerce kaldığımız Sur’u, sadece kısa süreliğine açılan Gazi Caddesi’nden ve uzaktan görebildim. Tıpkı yıllar önce Lübnan’da tanık olduğum gibi sokak aralarında kum torbalarından yapılan mevzilerde siper almış, yüzleri maskeli güvenlik görevlileri ve Sur’un içlerinden dışarıda yürüyen herkese yapılan keskin nişancı atışları bana hatırlamak istemediğim günleri tekrar yaşattı. Beni sokakta görüp tanıyan ve şehrin keskin ayazında ısınmam için çay ikram eden polislerle yaptığım sohbetlerde, kimilerinin ataması çıkmayan öğretmenler olduğunu öğrendim. Diyarbakır’ın en önemli simgelerinden biri olan dört ayaklı minarenin yanı başında, yanaştığım bir mevzide, kaybettiğimiz Tahir Elçi’yi düşünürken yanımdan geçen kurşunların sesiyle irkildim.

Sur’dan çıkıp kentin güvenli mahallelerine göçen ailelerle yapmış olduğum sohbetlerde aylardır yığınak yapan, çoğunluğu Kobani’de kısa süreli eğitim görmüş çocuk savaşçıların, PKK’nın dağ kadrolarından eğitimli kişilerin gözetiminde bir savaş verdiklerini öğrendim. Üstelik PKK, 2013 yılında Cenevre Çağrısı adındaki sivil toplum örgütünün “Çocukların Silahlı Çatışmaların Etkilerinden Korunmasına Dair Taahhütname”sini imzalamıştı.

Avın ve avcının belli olmadığı bu kirli savaşta, çocuklar ve savaş deneyimi olmayan insanların karşı karşıya getirilmesi ne acı! Başka ülkelerden aldıkları destek ve vaatlerle bunun kararını veren savaş ağaları için insan hayatının hiçbir önemi yok. Kim olursa olsun…

Bu yazı ilk kez Kafa Dergisi’nin Şubat 2016 tarihli sayısında yayımlanmıştır.