80’li yıllarda Beyrut’ta Türk foto muhabiri olarak iç savaşa tanıklık ediyordum. Avrupalı meslektaşlarımla kıyaslandığımda avantajlarım vardı. Türk’tüm, Müsliman’dım ve kırık Arapçamla herkesle hemen iletişim kurabiliyordum. Zaten o dönemde Amerikalı ve Fransızlara karşı bombalı kamyonlarla yaptığı intihar eylemleriyle gündeme oturan Lübnan Hizbullah’ı ve ona bağlı farklı isimlerdeki terör örgütleri nedeniyle Avrupa ülkeleri kendi vatandaşlarını Lübnan’dan kaçırmıştı, ülkede çalışabilen tek tük gazeteci vardı. Biri de bendim.

Lübnan’da geniş bir çevrem vardı. Norveçli uluslararası bir sağlık örgütü, Beyrut’un bir zamanlar en güzel mahallesi olan otelleri bölgesinde, tam da deniz kıyısında Osmanlı döneminden kalma bir evi kendilerine mesken seçmişlerdi. Ben de arada onları ziyaret ederdim. Terörün Avrupalıları hedef alması üzerine, sağlık örgütünün mensupları da ülkeyi terk ettiler. Gitmezden önce, kapıdaki bekçinin maaşını verirsem, evde kalabileceğimi söylediklerinde ben de otelden ayrıldım ve eve yerleştim.

Evin denize bakan yüzünde, bir zamanlar çok büyük bir yeşil alan olan ama iç savaşla birlikte çöplüğe dönen bir bölge vardı. Sokak çatışmalarında ölen insanların cesetleri ateşte kavrulduktan sonra hastalık yaymaması için kireçlenip bu çöplüğe atılırdı.

İnsan psikolojisi garipti, ülkede savaş her yanı kasıp kavuruyordu, sokaklarda cesetlerle karşılaşmak son derece olağan bir durumdu ama salgın hastalıktan korkulduğu için bu cesetler kirece bulanıp evin önündeki açık çöplüğe atılıveriyordu.

Bir gece, bu çöplükten yükselen seslere artık dayanamaz hale geldim. Tıpkı yağmur ormanlarında güneş düştüğünde ortaya çıkan orman farelerinin çıkardığı seslere benzer sesler yükseliyordu evin hemen önünden. Cesetleri yiyen dev fareler ve onlara yaklaşmaktan korkup da az geride sıralarını bekleyen sokak kedi ve köpekleri… Bu korkunç manzara, farelerin cesetleri yerkez çıkardığı haz sesleri, mahlukatların düşebileceği en akla hayale sığmayacak sahneler…

Canıma tak demişti, bekçiyi aramak için yanına indiğimde onun yerine, koltuğunda oturan modifiye edilmiş üç şarjörlü kalaşnikofunu gördüm. Düşünmüyorum, bu sesleri susturmaktan başka amacım yoktu ve silahı elime aldım; dışarı fırladım. Çöplüğün önünde durdum, AK47’yi seri moduna getirdim. Farelere doğru ateş etmeye başladım ve onlardan çıkan çığlıklar, mermiyle havaya savrulmaları, kaçışmaları… Aldığım zevki fark ettiğimde bir şarjörü boşaltmıştım ve neden sonra kalaşnikofu elimden yere attım. Ne yapmıştım ben?

Sözün Bittiği Yer” adlı fotoğraf albümümün kapak fotoğrafındaki adam, kalaşnikofuyla ateş eder ama fotoğrafta vurucu olan o adamın yüzündeki ifadedir. İşte kaç kişinin bu ifadesini yakalamıştım savaşlarda. Peki şimdi ben ne yapmıştım? Acaba benim de fotoğrafımı çekmişler miydi? Ben de aynı ifadeyi mi sergilemiştim?

Fransa’da yaşanan korkunç terör saldırısında, konser salonunda hayatta kalanların teröristlerin ateş ederkenki surat ifadelerini anlatmaları, beni geçmiş günlere götürdü.Her şeyi gözümde canlandırabiliyordum. Bu konuda yapılan tüm araştırmalar Freud’a çıkıyor. Kızı Anna Freud’la yaptığı çalışmalar ve ardından kızının devam ettirdiği psikanaliz çalışmaları…

İnsana güç kazandıran bu metalar; savaş coğrafyasında silah, bizim şehrimizde araba, başka bir coğrafyada para… Fallusun ikameleri…

Bir çocuk ölüm makinesine nasıl dönüştürülebilir? Bunu anlamak için bana bir çocuğun sorduğu soruyu anlatmam yeterli olabilir. ABD’de 13-15 yaşlarındaki çocuklara yaptığım bir sunumda, 80’li yıllarda düşürülen bir uçakla ilgili bunun neden yapıldığını sordu aralarından biri. Durup dururken böyle bir şeyi kim, neden yapsındı? Ben de ona, söz konusu ülkede de bir bombardıman yapıldığını ve bu terörist eylemin de güya buna cevap vermek üzere düzenlendiğini söylediğimde, aldığım cevap daha da ilginçti. “O zaman haklı değiller mi?”

İşte bir çocuk için göze göz, dişe diş prensibi… Biri beni okulda itip düşürürse, ben de onu iter ve düşürürüm. Biri bana vurursa, ben de ona vururum. İşte insanların çocuk kalmasını sağlayan, fiziksel olarak büyüseler bile akıllarının büyümemesini sağlayan sistemler sayesinde çocuklar ölüm makinesine gayet rahat dönüştürülebilir.

Uzay Çağı’nda Haşhaşilik

İntihar eylemlerinin yeniden gündeme geldiği aynı yıllar… Lübnan’daki çatışmalar sonucunda sivil halkın ve uluslararası kamuoyunun baskısı Filistinli savaşçıların Beyrut’tan çıkmalarını sağladı. Ancak ailelerini ülkenin çeşitli yerlerindeki mülteci kamplarında bıraktılar. Bu kamplar, Amerikan ve Fransızların çoğunlukla olduğu uluslararası barış gücüne emanetti.

Ne var ki Sabra ve Şatilla’daki kamplarda yaşayan siviller, ülkenin bir bölümünü işgal eden Ariel Şaron önderliğindeki İsrail ordusunun desteğiyle Hıristiyan Falanjistlere katlettirildi. Bu olaydan bir süre sonra bölgedeki yabancu güçlere ve Falanjistlere karşı Filistinlilerin yerine başka bir güç daha ortaya çıktı. Yıllar önce İran’ın bölgede örgütlediği, silahlandırdığı, eğittiği Emel örgütü.

Emel’i Hafız Esad sahiplenince İran da boş durmadı ve Emel’in içinden Hizbullah’a yakınlığıyla bilinen “İslami Emel” örgütünü çıkarttı. O zamana kadar İsraillilere karşı Güney Lübnan’da Suriye Sosyalist Milliyetçi Partisi mensuplarının düzenlediği “El Ameliye İntihariye” eylemlerinin yerini “Şehitlik Operasyonu” anlamıan gelen “El Ameliye İstişariye” aldı. Böylece İslam’da yasak olan intihar, birdenbire cennete giden bir asansörmüşçesine özendirildi.

Lübnan nüfusunun % 60’ını oluşturan Şii nüfusta da karşılık bulan örgüt, intihar eylemlerini 2000’li yıllara kadar sürdürdü. Sonra İran intihar eylemlerine karşı durdu ve intihar eylemlerinin yerini uzun menzilli füzeler, katyuşalar, vs. aldı. Cennete giden otoban bu örgüt için kapandı ama bu fikri devralan yeni örgütler ortaya çıktı.

Bugün IŞİD’in yaptığı propagandaların, resmi geçit törenlerinin benzerleri intihar eylemi yapan örgütlerce geçmişte de kullanıldı. Örneğin Bekaa Vadisi’ndeki Baalbek kentinde, vücutlarında bombalı yelekler olan intihar komandolarının geçit törenlerine, Lübnan’da yaşayan gazeteciler davet edilirdi.

Şimdi teknolojinin nimetlerinden de geri durmayan yeni nesil modifiye örgütler, yaptığı eylemleri, tüm dünyaya korku salmak için kullanmaya, yaymaya devam ediyor.

Coşkun Aral: “Savaşın ve Acının İçinde Hep Mutluluğu Aradım”

Bu yazı ilk kez Kafa dergisinde yayımlanmıştır.