Güney Fransa’da eski bir şehir olan Marsilya, Akdeniz kültürüne has renkli kişiliğiyle bize yakın bir şehir. M.Ö. 3. Yüzyılda Foça’dan giden Yunan kolonilerin kurduğu Marsilya, ülkenin ikinci büyük şehri ve Akdeniz’in de en büyük limanı. Hem hareketli ve çok kültürlü bir deniz kıyısı yaşamını kucaklamak isteyenler hem de biraz kafa dinleyeyim, uçsuz bucaksız lavanta tarlalarında nefes alayım diyenlerin uğrak noktası. Şehir, Güney Fransa’nın kırsal yaşamına ulaşabilmeniz için ilk uğrak noktası.

Marsilya kıyısında bir tur yürümek ilk ipuçlarını veriyor ziyaretçilere. Eski Liman’ın son zamanlardaki en gözde buluşma mekanı olan aynanın altından geçip, balık satan seyyar satıcılarla sohbet ettikten sonra şehri kesen sokaklara girmek gerek. Sahilden uzaklaştıkça farklı kültürlerin bir aradalığı daha göze çarpar hale geliyor. Kırsal bölgede yaşayanlar için fazla gürültülü ve kalabalık olarak nitelendirilebilen Marsilya’nın, sükunet arayanlar için de alternatifleri yok değil. Şehre tepeden bakmak isteyenler Notre Dame de la Garde Kathedrali’ni ve bana göre şehrin kalbinin attığı St Charles Garı’nı ziyaret etmeli.

Marsilya’dan kırsala gidişin keyfi bambaşka çünkü Fransa’nın en güzel köyleri yolunuzun üstünde. Batı Avrupa’nın en geniş nehir deltası Camargue’ın verimli toprakları, yüzlerce kuş türüne ev sahipliği yapar. 820 km2 ‘yi kapsayan bu alan doğal bir park olarak değerlendiriliyor. Bölge, kendine has beyaz atlarıyla da ünlü. Camarguais adıyla anılan beyaz atların bazıları özel etkinliklerde görev alıyor.

Bir Taşocağından Mucize Yaratmak

Provence’ın en güzel köylerinden biri Les Baux-de-Provence. 1821 yılında Pierre Berthier adından bir jeologun bölgede boksit bulması, köye hem ününü hem de adını kazandırdı. Toplasanız tüm bölgede 500 kişi yaşamıyor ama sadece bu köy yılda 1,5 milyondan fazla ziyaretçi alıyor. Köyde zeytincilik, bağcılık yapılıyor; bir dağ yamacında üst üste yükselen taş binaları gerçekten görülmeye değer ama benim için bu köyü unutulmaz kılan bir kireçtaşı madeni olan Carrières de Lumières.

I.Dünya Savaşı’ndan sonra ihtiyaç duyulmayan taş ocağı 1935’te kapatılmış. 24 yıl sonra Jean Cocteau, madenin içinde bir film gösterimi yapmış. 1977’ye gelindiğinde skenograf Joseph Svoboda, mekanı hem görsel hem de işitsel olarak kullanılabileceği bir sahneye dönüştüren fikri geliştirmiş. 2012 yılında Gaugin ve Van Gogh sergileriyle açılan mekanın 250 bin ziyaretçisi olmuş. Monet, Renoir, Chagall, Klimt, Cézanne, Picasso gibi birçok ressamın sergisinin 7000m2 ‘lik bir alanda multimedya gösterileriyle sergileniyor olması, insanları bir mıknatıs gibi bu eski taş ocağına çekiyor. Küçücük bir köyde hayatınızın en güzel sergi deneyimini yaşamanız olası. Bu muhteşem görsel sunumun yapıldığı terk edilmiş maden ocağını işlevselleştiren zihniyet, çöplüğe dönmüş eski ocakların bulunduğu ülkemize de lazım.

Ayrıca: